Son zamanlarda birine “Nasılsın?” diye sorduğunuzda aldığınız cevap neredeyse otomatik:
“İyiyim.”
Gerçekten mi?
Biraz gözlerinin içine bakın. O “iyiyim” kelimesinin arkasında uykusuz geceler var. Geçmeyen kaygılar var. İçine atılmış cümleler, söylenememiş kırgınlıklar var. Ama biz ne yapıyoruz? Güçlü görünmeye devam ediyoruz. Çünkü güçlü görünmek zorundaymışız gibi büyütüldük.
Ağlamayacaksın.
Şikâyet etmeyeceksin.
“Takma kafana” deyip geçeceksin.
Ama insanın kafası takılınca, “takma” deyince takılmıyor işte.
Bizim toplumda psikoloğa gitmek hâlâ fısıltıyla söylenen bir şey. Sanki bir ayıpmış gibi. “Millet ne der?” korkusu, insanın ruh sağlığından daha kıymetli hâle geliyor bazen. Oysa kimse kolu kırıldığında doktora gitmekten utanmıyor. Ama ruh kırıldığında susmayı tercih ediyoruz.
Bir psikolog ne yapar biliyor musunuz? Sihir yapmaz. Hayatınızı bir günde değiştirmez. Ama zihninizi açık tutmanıza yardımcı olur. İçinizde büyüyen o stresle, kaygıyla, korkularla baş etmeyi öğretir. Depresyonun kapıyı çalmadan önce sesini duymanızı sağlar. Yani sizi sizle tanıştırır.
Çoğu insan terapiye “dayanamaz hâle geldiğinde” gidiyor. Oysa mesele yıkıldıktan sonra toparlanmak değil, yıkılmadan önce destek almaktır.
Peki ne zaman “Ben galiba yardıma ihtiyacım var” demeliyiz?
Mesela bir sorun günün en az bir saatini yiyorsa…
Aklınız sürekli oradaysa…
Utandığınız için insanlardan kaçıyorsanız…
Okulunuz, işiniz, evliliğiniz bu yüzden zarar görüyorsa…
Bu artık “geçer ya” denilecek bir mesele değildir.
Bazen de insan “Yapacak çok şeyim var” diye değil, “Taşıyacak gücüm kalmadı” diye yorulur. Dinlenemez. Televizyon açık ama akıl başka yerde. Telefon elde ama ruh yorgun. Sabah alarm çaldığında gözünü açmak bile zor gelir.
Biz buna çoğu zaman “üşengeçlik” diyoruz.
Oysa bu bazen tükenmişliktir.
Bazen depresyondur.
Sürekli yorgunluk, baş ağrıları, mide sorunları… Vücut aslında bağırır. “Dur” der. Ama biz duymamak için daha çok çalışırız, daha çok oyalanırız, daha çok susarız.
Herkes zaman zaman sinirlenir. Ama öfke kontrol edilemiyorsa, küçük bir mesele büyük bir patlamaya dönüşüyorsa, insan sonra kendi kendine “Ben ne yaptım?” diyorsa… Orada biriken bir şeyler vardır. Bastırılmış duygular bir gün kapıyı kırarak çıkar.
Agorafobi yaşayan insanlar var mesela. Kalabalığa giremiyorlar. Toplu taşıma kullanamıyorlar. “Ya panik atak geçirirsem?” korkusu hayatlarını daraltıyor. Zamanla evden çıkamaz hâle gelen insanlar var. Bu bir zayıflık değil. Bu bir ruhsal durum. Ve tedavi edilebilir.
Endişe de öyle. Endişe hayatın parçasıdır ama günün büyük bölümünü kaplıyorsa, çarpıntı yapıyorsa, nefesinizi kesiyorsa, sizi sürekli en kötü senaryoya götürüyorsa… O artık sıradan bir kaygı değildir.
Bir de ilgisizlik var.
Eskiden sevdiğiniz şeyleri artık yapmak istemiyorsanız…
Arkadaş davetleri yük gibi geliyorsa…
Çocuğunuzla oynarken bile içiniz boşsa…
Geleceği düşününce umut yerine karanlık geliyorsa…
İşte orada insan durmalı.
Psikoterapi dediğimiz şey, insanın iç dünyasını anlamaya çalıştığı bir süreçtir. Eğitimli bir uzmanla konuşursunuz. Sadece dert anlatmak değildir bu. Düşünce kalıplarınızı fark edersiniz. Kendinize söylediğiniz sert cümleleri yakalarsınız. “Ben zaten başarısızım” diyen o iç sesi tanırsınız. Ve yavaş yavaş onunla baş etmeyi öğrenirsiniz.
Bir araştırmaya göre her 10 Amerikalıdan 8’i terapinin iyi bir yatırım olduğunu düşünüyor.
%91’i aldığı tedaviden memnun.
%84’ü ruh sağlığı hedeflerinde ilerleme kaydettiğini söylüyor.
%78’i terapi olmasaydı bunu başaramayacağını düşünüyor.
Yani bu mesele “deli işi” değil.
Bu mesele insan işi.
Biz genelde şunu yapıyoruz:
Araba bozulunca hemen servise gidiyoruz.
Telefon yavaşlayınca format atıyoruz.
Ama zihnimiz yorulduğunda “idare et” diyoruz.
Oysa insan idare ede ede tükenir.
Hayat zaten zor. Ekonomik sıkıntılar, aile içi gerilimler, iş baskısı, gelecek kaygısı… Üstüne bir de kayıplar, hastalıklar, travmalar ekleniyor. İnsan bazen gerçekten yorulur. Bazen güçlü görünmekten yorulur. Bazen herkes için ayakta durmaktan yorulur.
Ama şunu bilmek lazım:
Yardım istemek zayıflık değildir.
Aksine, cesarettir.
Birine “İyi değilim” diyebilmek cesarettir.
Bir uzmanın kapısını çalmak cesarettir.
Kendinle yüzleşmeyi kabul etmek cesarettir.
Belki de en büyük sorun, kimsenin gerçekten nasıl olduğunu sormaması değil… Kimsenin gerçekten nasıl olduğunu söyleyememesi.
Herkes “iyiyim” diyor olabilir.
Ama belki de ilk defa birine dürüstçe “İyi değilim” demek gerekiyor.
Çünkü insan bazen tek başına savaşmak zorunda değildir.
Ve unutmayın… En sessiz görünenler bazen en çok yorulanlardır