Bak kardeşim, şu hayatta en büyük kavgalar bazen ne sokakta oluyor ne mecliste…
En büyüğü insanın kendi içinde kopuyor.
Hem de her gün, her öğün.
Biri mide…
Öbürü beyin…
Mide diyor ki:
“Bir şeyler geliyor ama ne geliyor, ne kadar geliyor, anlayamadım.”
Beyin diyor ki:
“Dur hele, bana bir 20 dakika ver, ben durumu çözerim.”
Ama biz ne yapıyoruz?
Lokmayı ağza at, iki kere çiğne, hop mideye gönder.
Tabak bitmiş, beyin hâlâ toplantıya bağlanamamış.
Sonra başlıyor yakınmalar:
“Ya ben niye kilo alıyorum?”
“Ben az yiyorum aslında.”
“Metabolizma yavaş.”
Yok, öyle yağma.
Mesele az ya da çok yemek değil, ne hızda yediğin.
Bak bunu sadece doktorlar söylemiyor.
Bunu hayat söylüyor.
Bunu pantolon söylüyor.
Bunu aynaya bakınca yüzümüz söylüyor.
Hızlı yiyen insan daha çabuk şişiyor.
Yavaş yiyen hem daha az yiyor, hem de sofradan kalkınca “tamam” diyor.
Çünkü vücut aptal değil.
Ama biz ona söz hakkı tanımıyoruz.
Yemek yedikten sonra vücut bir sürü hormon salıyor, beyne diyor ki:
“Tamam, mesele çözüldü, yeter.”
Ama o mesajın ulaşması 20 dakika sürüyor.
Biz ise 10 dakikada işi bitirip, üstüne “tatlı var mı?” diye soruyoruz.
Beyin daha “okundu” bile dememişken, biz “bir tabak daha” modundayız.
Sonra ne oluyor?
Bir saat geçmeden acıkıyoruz.
Aslında aç değiliz, sadece beyin doyduğunu anlayamadı.
Bir de şu çiğneme meselesi var…
Bizim sofralarda çiğneme ayıp sanki.
Lokma ağza giriyor, iki tur atıp mideye iniyor.
Oysa lokmayı biraz oyalasan, biraz çiğnesen, vücut der ki:
“Tamam, ben bu işi anladım.”
Araştırmalar da bunu söylüyor ama araştırmaya gerek yok aslında.
Bir gün dene, kendin gör.
Lokmayı sayarak çiğne.
Çatalı lokmadan sonra masaya bırak.
Yemeğin tadına bak.
Bak göreceksin, tabak yarıdayken doydum diyeceksin.
Ama acelemiz var.
Hep bir yere yetişiyoruz.
Nereye yetişiyoruz, belli değil.
Ama sofrada kalmaya vaktimiz yok.
Televizyon açık, telefon elde, biri mesaj atıyor, öbürü video açıyor.
Yemek yemiyoruz biz, yemeği aradan çıkarıyoruz.
Sonra da “ben niye kilo aldım?” diye soruyoruz.
Asıl soru şu olmalı:
“Ben ne zaman kendime bu kadar yabancılaştım?”
Bak bu mesele sadece kilo meselesi değil.
Bu biraz kendini dinleme meselesi.
Biraz yavaşlama meselesi.
Çatalı masaya bırakmak, hayata da “bir dur” demek aslında.
Sofrada yavaşlayan insan, hayatta da biraz yavaşlıyor.
Ne yediğini fark ediyor, ne hissettiğini fark ediyor.
Mideyle beyin arasındaki o kavgaya bir gün de sen arabulucu ol.
20 dakika sabret.
Dünya yıkılmaz.
Ama sabretmezsen…
Pantolon biraz daha daralır, kemer bir delik daha kayar, biz yine “neden böyle oldu” diye düşünürüz.
Ve cevap hep aynı yerde durur:
Biz dinlemedik.

















