Şimdi bari, kendimize dürüst olalım…
Şu ülkede, şu gündemin içinde gerçekten “çok mutluyum” diyebilen kaç kişi var?
Varsa da ya anlık bir iyi hâlidir ya da insan biraz yüzeyden bakıyordur. Çünkü bu memlekette hayat ağır. Geçim derdi var, gelecek kaygısı var, bitmeyen bir koşuşturma var. İnsanın içinin her gün ferah olması zaten kolay iş değil.
Ama yetmiyor.
Biz bir de üstüne kendimizi yoruyoruz.
Hem de kimse zorlamıyorken.
Kimseyle görüşmüyoruz, sonra “yalnız kaldım” diyoruz.
İçimizden geçenleri söylemiyoruz, ardından “kimse beni anlamıyor” diye sitem ediyoruz.
Hayata karışmaya korkup kenara çekiliyoruz, sonra da “hayat beni es geçti” diye hayıflanıyoruz.
Olmuyor işte…
Hayat uzaktan izleyene pek yüz vermiyor.
İnsan dediğin biraz insan içinde olacak.
Yeni bir yüz, yeni bir sohbet, yeni bir hikâye…
Bunların hepsi insanın ruhuna iyi geliyor.
Herkesle dost olamazsın, zaten gerek de yok.
Ama herkese bir “merhaba”yı çok görürsen, hayat da sana kapılarını kapatıyor.
Bir de şu fazla alçak gönüllülük meselesi var…
Bak bu çok yanlış anlaşılıyor.
Sen yeteneğini sakladıkça, başkası onu vitrine koyuyor.
“Ben yaparım ama söylemeyeyim” diyorsun, sonra bakıyorsun yapan sen değilmiş gibi davranılıyor.
Kendini bilmek başka, kendini ezdirmek bambaşka şey.
İnsan neyi iyi yaptığını söylemezse, kimse durup “gel de seni keşfedeyim” demiyor.
Zamanla şunu fark ediyorsun:
Başkalarının beklentileriyle yaşarken kendini kaybetmişsin.
Sevmediğin bir iş, istemediğin bir ortam, sırf “ayıp olmasın” diye katlandığın ilişkiler…
Bunların her biri insanın içinden parça parça bir şey koparıyor.
Sonra bir gün aynaya bakıyorsun;
Yüz tanıdık ama ruh yabancı.
Negatif insanlara da bir parantez açmak şart.
Sürekli dert anlatan, her konuya karamsar bakan, umut görünce huzursuz olan insanlar var ya…
Onlarla çok vakit geçirdikçe sen de fark etmeden ağırlaşıyorsun.
İnsan kiminle oturup kalkıyorsa, biraz ona benziyor.
“Pozitif ol” demiyorum ama “negatiften uzak dur” demek lazım.
Hayatı sürekli ölüm kalım meselesi yapmak da kimseye iyi gelmiyor.
Evet, sorumluluk var.
Evet, geçim derdi var.
Ama her şeyi ciddiye alırsan, beden de ruh da iflas bayrağını çekiyor.
Mutlu insanlar her şeyi hafife almıyor ama her şeyi de dert etmiyor.
Bir şey başardığında “aman canım ne olacak” dememek lazım.
Küçük diye geçilen şeyler, insanı ayakta tutan şeylerdir.
İnsan kendini bir kere takdir etmeyi öğrenirse, başkasının onayına bu kadar muhtaç olmaz.
Gülmeyi de unuttuk sanki.
Suratlar asık, sohbetler yarım.
Herkes yorgun, herkes dalgın.
Oysa bazen bir kahkaha, bir güzel muhabbet insanın içini temizliyor.
Zorla da olsa gülmek, “ben hâlâ buradayım” demenin bir yolu.
Geçmişe takılı kalmak da insanı yerinde saydırıyor.
Her hatayı önüne koyup kendini yargılarsan, yarına adım atacak hâlin kalmaz.
Ders al, tamam…
Ama kendini cezalandıra cezalandıra değil.
Bir de şu gündem meselesi…
Sabah kalkıyorsun kötü haber.
Öğlen başka bir felaket.
Akşam yine aynı.
Elbette kopmayalım ama boğulacak kadar da içine girmeyelim.
Hayat sadece ekranlardan ibaret değil; dışarıda hâlâ güzel şeyler var.
Ne yediğimiz, ne içtiğimiz, bedenimize nasıl davrandığımız da ruhumuzu etkiliyor.
Kendine hoyrat davranarak mutlu olunmuyor.
Bir hobin olsun, bir kaçışın olsun.
Mümkünse biraz da doğa…
Toprağa basmak, güneşi yüzünde hissetmek insanı toparlıyor.
Her gün aynı şeyleri yapıp farklı sonuç beklemek de boşuna.
Küçük değişiklikler, küçük cesaretler insanı hayata yeniden bağlıyor.
Ve en sonunda…
Omuzlardaki yükler.
Kırılan kalpler, ertelenen yüzleşmeler, kapanmamış defterler…
Bunlar insanın içini ağırlaştırıyor.
Bazen özür dilemek, bazen vazgeçmek, bazen de “buraya kadar” demek gerekiyor.
Şunu kabul edelim:
Mutlu yaşamak, mutlu yaşlanmaktır.
Ve çoğumuz sandığımızdan çok daha şanslıyız.
Sadece bunu kendimize hatırlatmayı biraz ihmal ediyoruz.

















