Şimdi şöyle bir tablo var önümüzde…
İnsan bakınca ister istemez durup kalıyor. Çünkü mesele artık sıradan bir siyasi polemik değil. İçinde para var, iddia var, itiraf var, genel merkez var, isimler var…
Ama bir şey eksik: somut, tartışmasız delil.
Gökhan Böcek’in savcılık ifadesi kamuoyuna düşüyor. İddia büyük: 1 milyon Euro…
Cumhuriyet Halk Partisi’ne götürülüyor, teslim ediliyor. Sürecin içinde Özgür Özel ve Veli Ağbaba isimleri geçiyor.
Ama ben burada en başa bir soru koymak istiyorum:
Tamam da… Nerede bunun izi?
Bakın mesele sadece siyasi bir tartışma değil. Ortada 1 milyon Euro gibi bir para var. Küçük bir iddia değil bu. “Olmuş olabilir” deyip geçilecek bir şey hiç değil.
Ama tuhaf olan şu:
Bu kadar büyük bir iddianın yanında, bu iddiayı taşıyacak hiçbir somut iz yok.
Dekont yok
Kamera yok
HTS yok
Banka kaydı yok
Tanık net değil
Para hareketi yok
Sadece bir anlatım var.
Şimdi burada durup insan kendi kendine şunu sormadan edemiyor:
Bir olay gerçekten yaşandıysa, hiç mi iz bırakmaz?
Çünkü hayat bize şunu öğretti:
Büyük olaylar iz bırakır. Küçük olaylar bile bazen iz bırakır.
Ama burada…
İz yok, sadece söz var.
İfadenin içine bakıyorsunuz, orada da ayrı bir mesele çıkıyor.
Mesela tarih meselesi…
“Tam hatırlamıyorum” deniyor, ama 15 günlük bir aralık var.
Ama aynı anlatımda paranın hazırlanması, kimlerden toplandığı, nasıl ayarlandığı, nasıl taşındığı oldukça detaylı anlatılıyor, İstanbul’da ki kuyumcular, şifreler unutulmuyor da bir tek parayı verdiği kişinin adı bir anda hafızadan gidiyor…
İnsan ister istemez düşünüyor:
Hatırlanmayan şey tarih mi, yoksa seçilen detaylar mı?
Bir başka kritik nokta da şu:
“Gönüllü şahıslardan toplandı” deniyor.
Güzel… Ama kim bu insanlar?
İsim yok. Liste yok. Kayıt yok. Banka yok. Sistem yok.
Sadece bir cümle var.
Ve o cümlenin arkasında koca bir boşluk.
Şimdi gelelim en çok tartışılan kısma…
“Uçakla sırt çantasında 1 milyon Euro taşındı” ifadesi.
Bunu okuduğunuzda insanın zihninde otomatik bir soru beliriyor:
Bu mümkün mü? Evet, teorik olarak mümkün.
Ama pratikte?
Havalimanı kontrolleri, beyan zorunlulukları, güvenlik prosedürleri…
Bunların hiçbiri anlatıda yok.
Sanki bu kısım “detay değil” gibi geçilmiş.
Bir de teslim anı var…
İddia şu: CHP Genel Merkezi’ne gidiliyor, bir odaya çıkılıyor, bir kişi parayı teslim alıyor.
Ama o kişi kim?
“35-40 yaşlarında bir beyefendi…”
Yani böylesine kritik bir olayda bile elimizde net bir isim yok.
Şimdi burada işin bir başka tarafına geçelim…
Veli Ağbaba ne diyor?
Aslında oldukça net konuşuyor:
“Bu tamamen iftiradır.”
Daha da önemlisi şu:
“Ben bu kişiyi tanımıyorum.”
Ama burada önemli bir nüans var…
Ağbaba devam ediyor ve diyor ki:
Sadece bir kez, babasını cezaevi ziyareti sırasında gördüm. Onun dışında hiçbir tanışıklığım yok.
Ama kamuoyunda ne oluyor?
İş biraz başka yere evriliyor.
Bazı haberlerde “tanımıyorum” cümlesi öne çıkarılıyor, bazılarında “görüştü” gibi bir algı oluşturuluyor.
Oysa video açık:
Tanımıyorum diyor ama aynı anda “bir kez gördüm” diyerek çerçeveyi çiziyor.
İşte burada asıl mesele ortaya çıkıyor:
Biz gerçeği mi konuşuyoruz, yoksa gerçeğin parçalarını mı?
Çünkü parçalar bazen doğru olur…
Ama yanlış bir sırayla dizilince bambaşka bir hikâye çıkar.
Şunu da açık söyleyeyim…
Bu ülkede artık bir refleks oluştu:
Bir iddia ortaya çıkıyor → hemen hüküm veriliyor.
Sonra delil bekleniyor.
Oysa olması gereken tam tersi.
Benim gördüğüm şu:
Ortada güçlü bir iddia var.
Ama o iddiayı taşıyacak güçlü bir ispat yok.
Ve bu ikisi arasında çok büyük bir fark var.
Veli Ağbaba soluğu Savcılıkta alıyor;
Hakkında ortaya atılanların çirkin bir iftira olduğunu belirtip şahıs hakkında suç duyurusunda bulunuyor.
Kendisinin de dâhil tüm telefonların kayıtlarının incelenmesini, belgelerin ortaya çıkartılmasını talep ediyor.
Bu davranış kendine güvenden öte açık yüreklilik olarak görülmesi lazım. Bu cümle dahi birçok iddianın çürümesine verilen en güçlü cevap olsa gerek.
O da ne bakıyoruz, birkaç kişi harici Veli Ağbaba’nın savcılığa gitmesi ve suç duyurusunu kaleme almıyor, görmezden geliyor.
İşte tam da burada ciddi ciddi düşünmek gerekmez mi?
Sahi ne oluyor güzelim ülkemde!
Yeni bir senaryo yeni bir oyun mu desek!
Sonuç mu?
Şu basit cümleyle bitireyim:
İddia büyüdükçe gerçek büyümez.
Gerçek, sadece kanıtla büyür.