Şimdi size bir maç anlatacağım. Bir şehir anlatacağım.
Yok, yok; klasik bir maç yazısı yazmayacağım.
Skor tabelasını, dakikaları, kim kaçıncı dakikada gol attı, kim kart yedi…
Onları hiç anlatmayacağım.
Çünkü bu mesele bir maç meselesi değil.
Bu mesele bir şehir meselesi.
Ankara Eryaman’da sahaya çıkan Malatya Yeşilyurtspor, aslında sadece bir final oynamadı.
Bir şehrin yeniden ayağa kalkma hikâyesini, depremden sonra toparlanma mücadelesini, “biz buradayız” deme çabasını sahaya taşıdı.
Ama ne oldu?
O hikâye sahada değil, tribünde yarım kaldı. Protokolde tamamlanamadı.
Bakın en baştan anlatayım…
Maça çok iyi başladı Yeşilyurtspor.
Hatta “çok iyi” demek hafif kalır.
İstekliydi, baskılıydı, arzulu oynuyordu.
İlk 25-26 dakikaya kadar sahada ne yaptığını bilen bir takım vardı.
Rakibi boğuyordu, pozisyona giriyordu, oyunu kontrol ediyordu.
Ama sonra…
Bir anda durdu.
Bir anda çekildi.
Bir anda geri gitti.
Şimdi herkes şunu soruyor:
“Ne oldu?”
Ben size söyleyeyim…
Asıl kırılma sahada değil, tribündeydi.
Statta 6-7 bin Malatyalı vardı.
Rakam olarak az değil diyebilirsin. Ama mesele rakam değil.
O, 6-7 bin kişi, 600 kişi gibi ses çıkardı ve adeta sessizdi.
Ses yok.
Baskı yok.
Coşku yok.
Takımı itecek enerji yok.
Karşı tarafta Çorluspor var.
Sayıları daha az ama sesleri daha çok.
90 dakika susmuyorlar.
Takımı itiyorlar.
Maçın içinde kalıyorlar.
Biz ne yapıyoruz?
İzliyoruz.
Ve sonra diyoruz ki:
“Takım neden düştü?”
İşte cevap bu.
Futbol sadece ayakla oynanmıyor.
Bazen tribünle oynanıyor.
Bakın çok net söylüyorum:
O atmosferde oyuncu kendini yalnız hissederse, en iyi takım bile düşer.
O dakikadan sonra olan tam olarak bu.
Takımın pili bitmedi aslında…
Tribünün pili bitti.
Bir anda bir durulma oldu.
Bir sakinleşme oldu.
Bir geri çekilme oldu.
Ve bu sadece saha içi değil, saha dışı bir sessizlikti.
Şimdi burada çok kritik bir şey var:
Ankara’da kaç Malatyalı var?
40 bin mi? 50 bin mi? Belki daha fazla.
Peki, o stat neden dolmadı?
İstanbul’dan otobüsler kaldırılmış.
Malatya’dan insanlar gelmiş.
Akın akın taraftar gelmiş.
Ama Ankara’daki Malatyalı gelmemiş.
İşte asıl kırılma burada.
Bu sadece “maça gitmedim” meselesi değil.
Bu bir sahip çıkma meselesi.
Ve en önemlisi bir refleks meselesi.
E, ne oldu Malatya’yı Ankara’da temsil eden Sivil Toplum Örgütlerine?
Sizin gücünüz Malatya ve bu maç için sadece taraftarın Malatya’dan gelmesini sağlamak için bir otobüs temin etmek miydi? Neden o stattı dolduramadınız?
Bakıyoruz, Maçı izleyenler arasında önemli isimler vardı.
Milletvekilleri vardı.
Belediye başkanları vardı.
İlçe belediye başkanları vardı.
Abdurrahman Babacan oradaydı.
Bülent Tüfekçi oradaydı.
Veli Ağbaba oradaydı.
Başkan Sami Er oradaydı.
Hatta bir an var…
Veli Ağbaba bir ara ayağa kalkıyor, taraftarı coşturmaya çalışıyor.
El kol hareketi yapıyor.
Ses yükseltmeye çalışıyor. Adeta amigoluk yapıyor…
Çünkü o da görüyor:
Tribün sessiz.
Takım yalnız.
İşte o an her şey özet.
Peki futbolcular?
Onlar da kötü başlamadı.
Hatta müthiş başladılar.
Ama sonra bir şey oldu.
Bir çekilme oldu.
Bir ürkeklik oldu.
Bir motivasyon kırılması oldu.
Çünkü arkalarında o itici güç yoktu.
Ve bu eksiklik direkt sahaya yansıdı.
Şimdi hakem kısmı…
Evet, verilmeyen penaltı var.
Evet, tartışmalı kararlar var.
Evet, kırmızı kartlık pozisyon sarıya döndü.
Ama şunu da net söylemek lazım:
Bu futbolda hep var.
Her zaman olacakta.
Ama sen güçlüysen, bunlar seni yıkmaz.
Şimdi gelelim en çok konuşulması gereken yere…
Organizasyon.
Bakın bu çok önemli.
Büyükşehir Belediyesi bir minibüs kaldırmış basın için.
10-12 kişi gelmiş.
Bitti.
Daha da acısı ne biliyor musunuz?
Gelenlerden bazıları haber bile yapmamış.
İki satır yazmamış.
Paylaşmamış.
Bu ne demek?
Bu bir sorumluluk eksikliği.
Malatya gibi yüzlerce haber sitesinin olduğu bir yerde bu tablo normal değil.
Bir de iletişim sorunu var.
Kim nerede toplanıyor belli değil.
Kim nereye gidiyor belli değil.
Maç öncesi bir düzen yok.
Basın dağınık.
Taraftar dağınık.
Organizasyon yok.
Sonra da “neden kaybettik” sorusu geliyor.
Sivil toplum tarafı…
Burada da büyük eksik var.
Böyle bir maç için yüzlerce otobüs kaldırılması gerekiyordu.
100 mü olur, 200 mü olur…
Ama bir şey olurdu.
Ama olmadı.
Ankara’daki Malatyalı tribüne gelmedi.
Ve bu çok net bir boşluk.
Burada açık söylüyorum, sitem var.
Çünkü bu takım sadece sahadaki 11 kişi değil.
Bu takım bir şehir.
Ve şehir yalnız bırakılmaz.
Ben İstanbul’dan kalktım gittim.
Futbolu çok seven biri değilim.
Ama dedim ki:
“Bu maç önemli.”
Gittim, gördüm.
Ve içim burkuldu.
Çünkü o stat dolabilirdi.
O atmosfer bambaşka olabilirdi.
Ve belki de bugün başka bir şey konuşuyor olurduk.
Ama olmadı.
Bir eksik vardı.
Bir kopukluk vardı.
Ama bütün bunlara rağmen…
Bir şeyi de görmezden gelemeyiz.
Bu takım kötü değil.
Bu takım zayıf değil.
Bu takım bu şehre umut vermiş bir takım.
Statta en güzel şey neydi biliyor musunuz?
Kimse kimseye “hangi partiden” diye bakmadı.
Kimse kimseyi ayırmadı.
Herkes tek bir şey söyledi:
“Malatya!”
Hatta stat içinde o kısa anlarda bile bir birlik vardı.
Ama sürdürülemedi.
Ve en önemlisi…
Maçtan sonra bir açıklama geldi.
İlhan Geçit konuştu.
Dedi ki:
“Bu burada bitmedi.”
Futbolculara teşekkür etti.
Mücadeleyi sahiplendi.
Bu takımın arkasında duracağını söyledi.
İşte ihtiyaç duyulan şey bu.
Söz değil sadece…
Sahiplenme.
Sonuç?
Evet, Yeşilyurtspor şampiyon olamadı.
Ama bana sorarsanız…
Bu şehir bir şeyi kazandı.
Birlik duygusunu.
Bir araya gelme ihtimalini.
Ama aynı zamanda bir gerçeği de gördü:
Ses çıkmayınca olmuyor.
Organizasyon olmayınca olmuyor.
Sahip çıkmayınca olmuyor.
Şampiyonluk her zaman tabelada yazmaz.
Bazen tribünde yazılır.
Bazen kalpte yazılır.
Bazen bir şehrin hafızasında yazılır.
Ve bu hikâyede Yeşilyurtspor’un adı oraya yazıldı.
Ama şunu da unutmayalım:
Eğer bu şehir gerçekten isterse…
O stat dolar.
O ses çıkar.
O takım uçar.
Ve o kupa gelir.
Hem de kimseye sormadan gelir.
Son söz olaraktan da şunu söylemek lazım;
Teşekkürler çocuklar…
Siz kaybetmediniz, mücadele edip bir şehrin kalbini kazandınız.
Benim gönlümde şampiyonsunuz.
Çünkü bu şehre yeniden kenetlenmeyi öğrettiniz.