“Bugün bayram erken kalkın çocuklar, giyelim en güzel giysileri…”
Barış Manço’nun bu meşhur şarkısı…
Bir zamanlar bayram sabahlarının vazgeçilmez fon müziğiydi.
Daha güneş doğmadan içimize dolan o tarifsiz heyecan, o çocukça mutluluk… Sanki bayram sadece bir gün değil, başlı başına bir dünyaydı.
Şimdi durup kendimize soralım…
Gerçekten hâlâ aynı bayramları mı yaşıyoruz?
Bir zamanlar bayram demek; sabahın erken saatinde uyanmak, başucumuzda duran bayramlıkları heyecanla giymek demekti.
O kıyafetler sadece yeni olduğu için değil, bayrama duyulan saygının bir parçası olduğu için özeldi.
Aynaya bakarken bile içimizden bir sevinç geçerdi. Şimdi ise çoğumuz için bayram sabahı, diğer günlerden pek de farklı değil…
Evlerde günler öncesinden başlayan bir hazırlık olurdu.
Camlar silinir, koltuklar yıkanır, mutfaklar pırıl pırıl yapılırdı.
O temizlik sadece ev için değil, aslında içimiz içindi biraz da…
Komşular birbirine yardım eder, yorgunluğun ardından bir kahve eşliğinde sohbet edilirdi. Şimdi kapılar kapalı, komşuluklar mesafeli…
Bayram sabahı kurulan kahvaltı sofraları vardı bir de…
Bayram namazından dönen babaların getirdiği sıcak ekmek kokusu, evin içine yayılan o huzur…
Herkesin aynı sofrada buluştuğu o anlar, belki de bayramın en kıymetli anlarıydı.
Şimdi aynı evde yaşayanlar bile bazen aynı sofrada buluşamıyor.
Şekerler, çikolatalar…
O renkli şekerlikler sadece bir ikram değil, bayramın neşesiydi.
Kapı çaldığında koşarak açan çocuklar, “İyi bayramlar” deyip uzatılan şekerleri alırken gözlerinin içi gülerdi.
Şimdi o kapılar çalınmıyor. Ziller susmuş…
Çocuklar artık sokakta değil, ekranların içinde büyüyor.
Kolonya ikramı vardı mesela…
Bir zamanlar kıymetliydi, değerliydi.
Eve gelen misafire verilen önemin bir göstergesiydi. Evin en küçüğü büyük bir ciddiyetle kolonyayı tutar, misafire ikram ederdi. Şimdi o anların yerini hızlı, yüzeysel karşılaşmalar aldı.
Bir de en önemlisi…
Büyüklerin ellerini öpmek…
O an sadece bir gelenek değildi.
“Başımın üstünde yerin var” demenin en güzel haliydi.
Şimdi ne yazık ki bu değer de yavaş yavaş kayboluyor.
Aynı şehirde yaşayıp bayramda bir araya gelmeyen insanlar olduk.
Ziyaretler azaldı, sohbetler kısaldı…
Peki ya bayram harçlıkları?
Bir mendilin içine sıkıştırılmış o küçük paralar…
Belki değeri azdı ama mutluluğu büyüktü. O mendili açarken yaşanan heyecan, bugün hiçbir şeyde yok gibi.
Eskiden bayramlar, küslerin barıştığı günlerdi.
Kapılar çalınır, gönüller alınırdı.
Şimdi ise insanlar birbirine daha mesafeli, daha kırgın…
Ve çoğu zaman o kırgınlıklar bayramı bile beklemeden kalıcı hale geliyor.
Gelelim bugüne…
Artık bayramlar;
Toplu mesajlara, kopyala-yapıştır tebriklere, sosyal medya paylaşımlarına sıkışmış durumda.
Bir fotoğraf, altına yazılmış birkaç cümle…
Ve “Bayram kutlandı.”
Ama gerçekten kutlandı mı?
Sabah uyanıyoruz, elimiz ilk telefona gidiyor. Kim mesaj atmış, kim hikâye paylaşmış…
Bayramlaşma dediğimiz şey, birkaç saniyelik ekran kaydırmalarına dönüşmüş durumda.
Aynı şehirde yaşayan insanlar birbirini görmeden bayramı “tamamlamış” sayıyor. Oysa bir zamanlar bayram, yüz yüze gelmekti. Göz göze bakmaktı. Sarılmaktı.
Şimdi ise sarılmalar bile azaldı…
Aileler küçüldü, sofralar sessizleşti. Aynı evin içinde bile herkes kendi ekranına gömülmüş halde.
Bayram kahvaltısı dediğin şey, birlikte oturulan uzun bir ritüel olmaktan çıktı; hızlıca geçiştirilen bir öğüne dönüştü. Kimsenin acelesi yok gibi ama aslında herkesin bir yerlere yetişme telaşı var.
Telefonlar, sosyal medyalar bekler oldu insanları…
Daha acısı şu…
Artık bayram ziyaretleri neredeyse “zahmet” olarak görülüyor.
“Bugün gitmeyelim, yarın uğrarız…”
“Zaten geçen sene gitmiştik…”
“Boşver, bir mesaj at yeter…”
İşte bayramı bayram yapan o bağlar, tam da bu cümlelerle kopuyor.
Telefonla aramak bile lüks oldu artık.
Onun yerine hazır mesajlar, hazır görseller…
Herkese aynı cümleler. Ne bir ses tonu var içinde ne de bir duygu. O mesajlar ulaşıyor belki ama kalbe dokunmuyor.
Bir de sosyal medya bayramı var…
Herkes en güzel fotoğrafını paylaşıyor. Mutlu aile tabloları, süslü sofralar, filtrelenmiş gülümsemeler…
Dışarıdan bakınca her şey kusursuz. Ama o fotoğraf karesinin dışında kalan gerçeklik çoğu zaman bambaşka. Aynı masada oturup birbirine iki kelime etmeyen insanlar var artık.
Ve çocuklar…
Belki de en çok onların bayramı değişti.
Artık kapı kapı dolaşıp şeker toplayan çocuklar yok.
Zil çalıp “İyi bayramlar” diyen o heyecanlı sesler yok.
Onların yerine tablet başında vakit geçiren, bayramın ne demek olduğunu tam olarak hissedemeyen bir nesil var.
Şekerler hâlâ var belki…
Ama o şekerleri anlamlı kılan heyecan yok.
Kısacası bayram, yavaş yavaş bir “gün”e dönüştü.
Anlamından, ruhundan, sıcaklığından biraz biraz eksilerek…
Ve en acı gerçek şu:
Aslında bayramlar bize küstü.
Çünkü biz onları ihmal ettik.
Zaman ayırmadık, değer vermedik, yaşatmadık…
Sevgi azaldı, saygı azaldı, o insani temas kayboldu.
Geriye sadece bir takvim günü kaldı.
Belki de bu yüzden bugün herkes aynı cümleyi kuruyor:
“Nerede o eski bayramlar?”
Ama yine de…
İçimizde küçücük de olsa bir umut var.
Belki bir kapıyı çalarak,
Belki bir büyüğün elini tutarak,
Belki içten bir “Hayırlı bayramlar” diyerek…
Bir yerden yeniden başlayabiliriz.
Çünkü bayramlar küsmüş olabilir…
Ama biz istersek, onları yeniden kazanabiliriz.
Yine de…
Tüm eksikliklere, tüm kırgınlıklara rağmen…
Hayırlı bayramlar.